Tarih Kitaplığı

Milli Mücadeleye Karşı Anadolu İsyanları “(Ahmed) Anzavur İsyanı”

ÖNSÖZ

Olayların yaşandığı döneme şahit olanlar ve Mustafa Kemal Atatürk’ ün Büyük Nutkundan alıntılanan bu kitabın konusu Anzavur isyanı, Biga, Gönen, Bandırma, Manyas, Susurluk ve Karacabey gibi geniş bir coğrafyayı içine alan ve pek çok vatandaşı uzun süre etkileyen, vahşet dolu, kanlı bir isyandır.

Bu isyandan başka Konya, Adapazarı, Düzce, Bolu, Gerede, Yozgat, Zile gibi bazı bölgelerde de isyanlar çıkmış, Bunların hepsi, çökmüş saltanatı sürdürmek için Damat Ferit paşa hükümeti ve İngiliz işbirlikçileri marifetiyle cahil, bilgisiz ve aydınlığın ne tarafta olduğunu fark edemeyen kişilerin kandırılmasıyla meydana gelmiş

bu isyanlar, milli cepheyi zayıflatmış, Yunanlıların Anadolu topraklarının içlerine kadar ilerlemesini kolaylaştırmıştır.

Kitabımdaki bölümlerde, Çanakkale gibi dünyanın stratejik bakımdan en önemli bölgesinde cereyan eden o dönemdeki asayişsizlik, soygunculuk ve eşkıyalık gibi olaylar ile başlayıp bölgesel bir isyana dönüşen ve Biga’ nın Yunanlılar tarafından işgali, Çan ilçesine yapılan Yunan baskınında yaşanan kanlı çarpışmalar ve devamında yöre halkından oluşan Türk çetelerinin Biga, Gönen, havalisinde Yunanlılara karşı ayaklanması, Yunanlıların geri çekilişi, Gönen, Sarıköy, Edincik Yunan garnizonlarının imha edilmesi ve İstiklal savaşının bu acı günlerinde bizzat yaşadığım önemli olayları bulacaksınız.

Bu kitap, ileri düşüncenin, aydınlık görüşün, yani Mustafa Kemal Atatürk’ ün fikirlerinin, geri kalmış, karanlık düşünceye bir avuç insanla, fakat sonsuz imanla nasıl üstün geldiğinin belgesidir.

Zühtü GÜVEN

Jandarma Ön Yüzbaşı

1965

 

 

 

1.BÖLÜM

ANZAVUR AYAKLANMASINDAN ÖNCE ÇANAKKALE İLİNDE YAŞANAN ÖNEMLİ OLAYLAR

Sırbistan, Birinci Dünya savaşının barut fıçısı idi. Bu fıçı, ateşlendiği zaman, Çanakkale müstahkem mevkiinde, olağanüstü askeri tedbirler göze çarpıyordu. Akdeniz’ in saf rüzgarları, bu istikametten etrafa barut kokuları yayıyordu.

Alman amirali Suschon’ un kumandası altındaki, Göben ve Breslav zırhlıları Çanakkale’ ye gidiş emrini almış, gelirken de Fransızların Cezayir’ deki iki limanını bombardıman ettikten sonra, İtalya’ nın Messina boğazına ikmal için girmişlerdi.

İkmal işi bittikten sonra, İtalyan halkının rıhtımda ‘’ölüm yolcuları, ölüme doğru son seyahat, ölüm seferi’’ avazeleri arasında Messina boğazından büyük bir soğukkanlılıkla, saat 10.30’ da çıkmak zorunda kalmışlardı.

İngiliz donanmasının Çanakkale boğazı dışında beklediklerini göre göre Akdenize açılan bu iki harp gemisi, yine İngilizlerle çarpışa çarpışa perişan bir halde 8 Ağustos 1914 akşamı boğazdan içeri süzülerek Marmara’ nın mavi sularına girmişti.

Bu iki geminin boğazdan girişleri karşılıklı sahil boyunu bayram gününe çevirmişti. Renk renk ampullerle süslenmiş gemileri, kıyı boyunca sıralanmış halk sevinçle karşılıyordu. Bu sırada İngiliz konsolosu, bastonunu hükümet konağının ahşap döşemelerine vura vura önüne gelene ‘’Mutasarrıf bey nerede?’’ diye soruyordu. Nihayet konsolos, oldukça yaşlı olan mutasarrıf Murat bey’ i makamında buldu ve oturmadan, boğazdaki savaş gemilerini göstererek, ‘’Mutasarrıf bey! Bu Alman gemileri, kimin izniyle boğazdan geçiyor. Bunu, hükümetim adına protesto ederim’’ dedi.

Mutasarrıf bey bir anlık şaşkınlıktan sonra, ‘’ben de bilmiyorum, Cevat beyefendiye sorayım’’ diyerek telefona yapıştı. Konsolos, bastonuna dayanmış bekliyordu. Öfke ve heyecandan, çenesinin titrediği farkediliyordu. Mutasarrıf, Cevat bey ile görüştükten sonra konsolosa dönere, ‘’hükümetimiz bu Alman gemilerini satın almış, bugünden itibaren Osmanlı devletinin malıdır’’ cevabını verdi. Konsolos yine, geldiği gibi bağıra çağıra telgrafhaneye gitti ve bir müddet sonra da ingiltere’ ye döndü. (aynı konsolosun daha sonra bir İngiliz denizaltısı ile boğaza girdiğini göreceğiz).

Aynı gün İngiltere’ nin İstanbul konsolosu ve konsolosluk erkanı da Çanakkale’ ye boğazdan çıkmak üzere gelen kendilerine tahsis edilmiş iki İngiliz gemisinde bekliyorlardı. Alman savaş gemileri bu gemilerde telsiz olduğunu tesbit etmiş olacaklar ki, derhal arama yaparak gemilerdeki telsiz cihazlarını aldıktan sonra İstanbul ‘a doğru yollarına devam ettiler.

Bir Türk limanında Almanların bu hareket tarzları İngilizlere ağır gelmiş olacak ki, derhal karaya çıkarak, yanlarına Çanakkale konsolosunu da alarak mutasarrıf Murat bey nezdinde ikinci bir protestoda bulunarak dönemin Osmanlı hükümetine tepkilerini gösterirler.

Bu olayın devamında, İngilizleri götüren gemiler boğazdan çıkıp gittikten sonra boğaz girişini İngiliz donanması kapatmış ve Çanakkale boğazının girişi torpil tarlasına dönüşmüştü.

 

MESUDİYE ZIRHLIMIZIN BATIŞI

 

Memlekette artık harp dedikoduları başlamış, herkes kendisini vaziyete göre hazırlıyor, şehirliler ve memurlar köylerdeki eş ve dostlarına, barınabilmek için ev bulmalarını istiyor, şehirde tüccar ve iş adamları tedbirler alıyor, bu arada ortalıkta tahtelbahir, denizaltı, tayyare isimleri dolaşıyordu, ama biz bu silahları kullanma konusunda yeterli tecrübeye sahip değildik.

İşte bu sıralarda Mesudiye zırhlımız Çimenlik tabyasının önünde demirlemiş, sürekli Çanakkale boğazının girişini kontrol ediyordu.

Üzerinden çok geçmemişti ki bir gün, öğle vaktini biraz geçmişti ki derinden gelen bir top sesi üzerine jandarma ve polis dairelerine gelen telefon haberiyle sarsıldık;

Mesudiye zırhlımız batmış, bütün erat denize dökülmüş, Müstahkem mevki komutanı Cevat Çobanlı’ nın emriyle ne kadar kayık ve mavna varsa Çimenlik önüne sevk edilmesi isteniyordu!

Hızla mevcut deniz taşıtları o bölgeye sevk edildi. Gemideki erat usta denizci oldukları için, geminin gövdesi ağır ağır yüzüstü kapanırken onlarda üzerine tırmanmışlar ve gemi battıktan sonra üç defa hep birlikte ‘’ Yaşasın Millet’’ diye bağırmışlardı.

Nihayet, 29 Ekim 1914’ de harp ilan edildi. Vilayet merkezi önce Umurbey ilçesine, sonra Biga kazasına ve 1916’ da ise Lapseki’ ye taşınmış, Bütün Çanakkale halkı şehirden boşaltılmış, şehir halkı, subay ve memur aileleriyle Çanakkale’ ye bağlı köyler tıklım tıklım dolmuştu.

Çanakkale, denizden ve havadan geceli gündüzlü sürekli bombardıman ediliyor, şehrin mahallelerinde yer yer çıkan yangınlar bir taraftan söndürülürken, atılan yangın bombalarıyla diğer taraftan yeniden başlıyordu.

Köylere sığınan Çanakkale, Maydos (Eceabat), Kilitbahir halkı evlerin odalarında, samanlık ve ahırlarda birer ikişer kendini bir köşeye atmış, içerisinde en değerli eşya ve mobilyalarının bulunduğu evlerinin yanışını görerek yürekleri sızlarken, bu acıya daha dayanılmaz başka bir acı daha ekleniyordu; Boğazın karşı tarafında ise evlatları düşmanın modern ve güçlü silahlarına karşı çarpışıyordu.

Muharebenin dehşeti asıl geceleri hissediliyor! Gecenin sessizliğini ağır ve hafif makinalı tüfek ve patlama sesleri bozuyor, ardından hastanelere kolsuz, bacaksız, gözsüz kalmış yaralılar akını başlıyor ve her geçen gün şehitlik biraz daha büyüyordu.

Akif’ in söylediği gibi ‘’Şüheda fışkıracak, toprağı sıksam, Şüheda’’ canlanıyordu Çanakkale’ de.

Akşam olduğunda Çanakkale’ den bakınca İngiliz ve Fransız donanmasına ait gemilerin İmroz’ dan Bozca ada’ ya kadar uzanan sahada rengarenk ışıklarla bezenmiş oldukları görülüyor, bu manzara adeta yeni kurulmuş bir şehri andırıyordu!

Savaş gemilerinden geceli gündüzlü atılan 38’ lik toplarla cephe ve şehir sürekli dövülüyor, özellikle manevi tesiri halkta daha yıkıcı ve yıpratıcı oluyordu. Buna rağmen hiçbir Türk genci bu cehennemi cepheden ayrılmak istemiyor ve hiçbir Ana, Baba askerlik çağına gelmiş evladını cepheye göndermekten çekinmiyordu.

 

ÇANAKKALE’ DE ASAYİŞİN BOZULMASI

 

Savaş bölgesi olan Çanakkale’ de asker ve sivil bütün vatandaşların manevi duyguları çok yüksekti. Memleket içerisinde güvenlik çok iyi iken, savaşın birinci yılı sonlarına doğru eli silah tutan erkeklerin cephede olmasından faydalanan, Bayramiç’ in Değirmendere köyünden beş kişilik bir Türkmen eşkıyası türedi. Bunlar yol kesecek ve köy basacak kadar ileri gittiler. kendi bölgelerinde olduklarından kolayca saklanabiliyorlar, arazi ormanlık olduğundan jandarma bir türlü bunları ele geçiremiyordu, bir taraftan da farklı yolları kullanarak değişik semtlerde yol kesiyor, soygun yapıyor, insan yaralamak ve öldürmekten çekinmiyorlardı.

Cephenin yanı başındaki bu vilayette güvenliğin bu kadar bozuk olması halk üzerinde çok kötü tesir yapıyordu. Hükümet sert tedbirler alarak Bayramiç, Ezine, Çanakkale, Biga ve Lapseki’ den birer jandarma müfrezesi gönderdi. Kovalandığını öğrenen eşkıya Kazdağı’ na sığındı ve ele geçirilemedi. Sonuç alamayan müfrezelerin çekildiğini haber alan eşkıya tekrar Bayramiş, Çanakkale dağ yolunda ve köylerinde faaliyete başladı.

1331 Mayıs’ ın da Çanakkale jandarma bölük komutanı Şükrü bey beni yanına çağırarak; ‘’bu eşkıyanın tenkilini senden istiyorum’’ diye emir verdi.

Düşündüm, dağlık arazide büyümüş, kendi bölgesinde kolayca saklanıp himaye gören bu eşkıyaya resmi elbise ile yapılacak takip fayda vermeyecekti. Bu işi yapmak için onlar gibi giyinmek, bambaşka bir planla takip etmek lazımdı, komutana; ‘’ Emredersiniz, fakat ben de sivil efe kıyafeti giyeceğim ‘’ diye, şart koştum.

Bu planımı tabur komutanı ile görüştükten sonra bana; ‘’ her ne şekilde olursa olsun eşkıyanın yok edilmesini istiyorum ‘’ dedi. Tertibatımı aldım, kalabalık kuvvetle hareket ederek onları ürkütmemek lazımdı.

Çok yiğit, tecrübeli ve gönüllü jandarmalar içerisinden güvendiğim sekiz asker seçtim, komutana haber verdim ve bir iki tane de zincir kelepçe alarak bir gece hiç kimseye haber vermeden gizlice yola çıktık ve doğruca Çanakkale’ nin Karaburunlar köyüne gittik.

Orada dokuz kat efe elbisesi temin ettirdim, ayağımızda kısa potur, çıplak bacaklara birer örme çorap, sırtımızda birer efe cepkeni, belimize püsküllü kuşak ve başımıza da püsküllü fes üzerine oyalı yazma bağlıyarak o zamanın tütün kaçakçıları kıyafetine girdik. Bu kıyafetimizi görenin aklına jandarma olduğumuz gelmezdi.

Gün doğarken Bayramiç istikametinde yola çıktık. Ormanlık alanda, mümkün mertebe kimseye görünmeden ilerliyorduk. Çevreyi kontrol altında tutarak eşkıyanın dolaştığını tahmin ettiğimiz bir dört yol ağzına geldik, geceyi ormanda geçirdik. Amacımız eşkıyayı ilk temasta yakalamaktı.

Bir defa kuşkulandılar mı bulunmalarına imkan ve ihtimal yoktu. Çünkü Kazdağları bunların saklanmaları için geniş bir barınma alanı sağlıyordu.

Aynı zamanda tahtacı Türkmenlerinden olan bu eşkıyayı buraya bağlayan, yol kesmek, adam soymak suretiyle bol, zahmetsiz kazanç, askerden kaçanları harbin sonuna kadar Kazdağlarında mükemmelen saklar ve korkusuzca tahtacılık işlerini yapabilirlerdi. Değirmendere köyünden olan bu haydutlar; Ahmet, Ali, Hasan, Hüseyin ve diğer Ali idi. Liderleri Ahmet, bir gözü çakır diğeri ela olduğu için ona gözü boncuklu efe diyorlardı.

Tam on gün bu bölgede dolaştık, Ezine ve Bayramiç jandarma komutanlarına şifreli olarak; bizim sivil kıyafette dolaştığımız bildirilmişti.

Köylere gelince, tütüncü olduğumuzu söylüyorduk. Nihayet böyle ufak bir tütüncü grubunun dolaştığını çete reisi Ahmet öğrenmiş, acaba Edremit’ li mi yoksa Balya tarafından mı? Merak etmiş.

Yola çıktığımızın onbirinci günü sabahı, eşkıyanın köyde olduklarını haber alarak köyü kuşattık, sabahın erken saatlerinde hafif yağmur çisentisi vardı, yanıma iki jandarma alarak köyün içine doğru ilerliyorduk, hepimizde zamanın en yeni ve güçlü silahı olan tek mermili Martin ile ayrıca, bende tabanca da bulunuyordu. Efelere benzemek için kuşağımıza sokulu birer koca bıçak ise bir hayli ürkütücüydü.

Köyün girişinde oniki yaşlarında bir çocuğa rastladık ; ‘’ oğlum biz Ahmet efeyi arıyoruz, tütünlerimiz var, Çanakkale’ ye kadar katır kiralayacağız ‘’ dedim.

Bu köy zaten tütüncülerin geçit yeridir. Ekseriya bu Türkmen köylerinden Çanakkale’ ye gitmek üzere buradan katır tutarlar, Çanakkale’ ye çok miktarda kaçak tütün girdiği ve oradan cepheye sevk edildiğinden, bu köyler kira ile hayvan vermeye alışkındı. Hele bizim gibi dört başı mamur bir efe gurubunu daha tehlikesiz göreceklerdi.

Çocuk bizim tütüncü olduğumuza inanmıştı. ‘’Ahmet efe ve arkadaşları köydeler, gidip haber vereyim ‘’ diyerek, koştu.

Arkadaşlarım çok cesur, soğuk kanlı ve zeki çocuklardı. ‘’ Bana ve işaretlerime dikkat edin ‘’ diye de onları uyardım. Köyün ortasına doğru ilerlemeye başladık, köy zaten onbeş, yirmi haneli bir obaydı. Beş on dakika içinde Ahmet yanında bir arkadaşıyla birlikte bizi karşıladı. Nihayet çete reisi ile karşı karşıya gelmiştik. Bu adamın aradığımız kişi olduğuna şüphe yoktu, çünkü gözleri birbirinden farklı idi. 25 yaşlarında orta boylu bir adamdı, bize çok iltifat etti.

‘’ efeler hoş geldiniz, siz de bizim köye gelirmiymiş siniz? Nereden yel attı? Arkadaşlarınız nerede? Hepiniz bu kadar mısınız? ‘’ diyerek bizi odaya doğru götürmeye başladı.

Bende şüphelenmesinler diye gelişimizin sebebini anlatmaya başladım ‘’ köyün yarım saat kadar uzağında dokuz yük tütünümüz var, katırları sizin adınızı işiterek buraya kadar kiraladık, şimdi bize kirası kaç lira olursa olsun dokuz katır lazım, hiç oturmaya vaktimiz yok, çünkü dün akşam üstü jandarmalarla müsademe ederek gece karanlığından faydalanarak izimizi kaybettirdik, bir an önce gitmemiz lazım ‘’ dedim. Onların güvenini kazanmak için jandarmalara ağız dolusu küfürler savururken diğer arkadaşları da yanımıza gelerek beş kişi oldular.

Ahmet; ‘’ sen merak etme, katır da buluruz, hepsini hallederiz, buraya jandarma gelemez, hem kellemizi veririz, sizin tütünlerinizi vermeyiz. Bir kahve için de ondan sonra gidersiniz ‘’ diye bir odaya aldılar bizi. Hemen ocak yakıldı, bir kısmı kahve ve şeker getirmek için gitti.

Biz, Ahmet’ le katır başı üç kırmızı liradan Çanakkale’ nin kurşunlu köyüne kadar pazarlığını yaptık. Tütünler hayvanlara yüklenirken paralar peşin verilecekti.

Ocak yanmış, cezveler ateşe sürülmüştü, bize o kadar güvenmişti ki, kulaklı İngiliz tüfeklerini odanın bir köşesine dayamıştı, ben tam ocak başı köşesinde idim. İki arkadaşım kapının tam karşısında ve tüfeklerin dayalı olduğu köşede, onlarda tüfeklerini yanıbaşlarına dayamışlar, fakat kolayca kapabilecekleri mesafede onları lafa tutuyordu. Tüfeğim kucağımda olmasına rağmen heyecandan her tarafım elektriklenmiş gibiydi, sohbetin en koyu anında tüfeğimi elime alarak; ‘’ hava acaba çok mu tutuk, tütünler ıslanmasın ‘’ diyerek yerimden yavaşça kalktım, dışarıya bakarken benden işaret bekleyen arkadaşlara, silahları işaret ederek kaş, göz işaretiyle dışarı fırlamalarını anlattım.

Küçük bir dam odasında idik, bir sıçrayışta fırlamak kolaydı, arkadaşlar silahları kucaklayıp kendilerini ok gibi dışarıya attılar, ben de silahımı onlara çevirdim; ‘’ kıpırdamayın ‘’ dedim.

Düdükler çalındı, öteki arkadaşlar koşup geldi, eşkıya neye uğradığını anlayamamış, donakalmışlardı.

Gözü boncuklu, üzerindeki şaşkınlığı attıktan sonra; ‘’ ben seni melek sanmış, inanmıştım, meğer sen erkek değilmişsin ‘’ dedi.

‘’ eller yukarı ‘’ kelepçeleri bileklerine çift çift vurduk, kimseye duyurmadan köyden uzaklaştık, bir saat ötedeki Hacılar köyüne vardık.

Köylü başımıza üşüştü, herbiri bu haydutların vukuatlarını, soygunculuklarını anlatıyor, aldıkları eşyaları sayıp döküyordu.

İçlerinde ‘’ saatimi nereye koydun, para senin olsun saatimi ver ‘’ diye yakalarına sarılanlar vardı.

O köyde hepsini sorguya çektik, yaptıkları hızsızlıkları, işledikleri cinayetleri, tek tek itiraf ettirdik. Çaldıkları bütün eşyaları geri vermeyi vadettiler; ‘’ eşyaların ve paraların çoğu köydedir. Köye gidelim size hepsini teslim ederiz ‘’ dediler. Haydutları önümüze katarak köylerine yollandık, köyleri yüksek bir sırtta idi, sırtın eteğinde durdum, Türkmen kadınları hem şirret hem de çok cesurdular. Üzerimize çullanarak haydutları kurtarmaya teşebbüs edebilirlerdi. Bunu düşünerek köye girmedim, haydutlara ; ‘’seslenin kadınlarınıza, eşyalarla paraları getirsinler ‘’

Bizim geldiğimizi görenler köyün girişine doğru yürümeye başlamışlardı, tepenin kenarına gelip bir noktada toplandılar. Hepsi de kadın ve çocuklardı, aralarında tek erkek yoktu, gözü boncuklu anasına seslendi; ‘’ evdeki paralarla soygunculuk eşyalarını, saatleri al da gel ‘’

Kadın; ‘’lanet, evde yiyecek bazlaman yok, ne parası getirecekmişim? ‘’

Haydut yalvarmaya başladı; ‘’ eşyalarla paraları getir, eğer getirmezsen bizi öldürecekler ‘’

Benim amacım eşkıyanın suçunu tesbit için delil elde etmekdi.

Çetenin başına üç jandarma dikip diğerlerini yanıma alarak köye çıktım. Kadınları tatlı dille kandırmaya çalışmak için yanlarına gidip, konuşmaya başladım. Biz konuşurken kadınlar ve kızlar avludan birer söven çekerek üzerimize çullanmazlar mı! Yirmi otuz kadar kadın ve kız gözleri dönmüş üzerimize hücum ediyordu.

Serde erkeklik ve yiğitlik var ya, bırakıp kaçsak kadın ve kızlardan kaçmak ayıp olacak, tüfek dipçiği ile karşı koysak bu da yakışık almayacak, nihayetin de karşımızdaki kadın ve kız.

Hele silah kullanmak aklımdan bile geçmedi, sonuçta kimsenin burnunu kanatmadan kadınları yatıştırmaya muvaffak olduk. O sıra da jandarmalar faydası olacağını düşünmüşler ki havaya birkaç el ateş etmişler, tüfek sesi kadınları çil yavrusu gibi dağıtmıştı.

Ama şunu da ilave edeyim; kadınların sonradan saldırışları ile bir tüfeğimizin kundağı taşla kırılmış, iki jandarmanın başı hafif yarılmış, biz de bir hayli sopa yemiştik. Yaralanan arkadaşların yaralarına tütün basarak, eşkıyayı da önümüze katarak Çanakkale merkeze teslim ettik. Böylece Bayramiç bölgesi de bunların şerrinden kurtulmuş oldu.

 

18 MART 1915 TAARRUZU

 

Çanakkale ve civarında heyecan ve harp korkusu halkın maneviyatı üzerinde her gün daha yıkıcı bir hal aldığı sırada, 18 Mart 1915 günü düşman donanmasının en seçkin parçaları Boğaza hücum etmişti. Savaş gemilerinden atılan top mermileri iki sahili ve içerisindeki tabyalarımızı yakıp, yıkıyor, şehrin içi alev alev yanıyordu. Düşmanın asıl amacı Boğazdan geçerek İstanbul’ u işgal etmek, kara ordumuzun arkasına düşerek Karadeniz’ den gelecek Rus ordusu ile sağlam bir irtibat kurmaktı.

Tanrı Türk milletine acıdı, o gün sahillerimizden ve tabyalarımızdan atılan top mermileri ve denizdeki torpillerimizle düşman donanmasından üçü imdat sirenleri çala çala battı. dört savaş gemisi ağır yara alarak saf dışı kaldı, sahiller düşman askerinin şapkası ile doldu. Mağrur düşman perişan halde geriye kalan gemilerini sürükleye sürükleye kaçırabildi. Ve bir daha böyle tehlikeli maceraya atılmadı. Bu zafer karşısında Türk ordusunun ve Türk milletinin maneviyatı daha da arttı, devamındaki süreçte cephelerimizdeki kahramanlıklar birbirini takip etti.

Devam edecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir